Ryu (Street.Fighter)

Tam tarihini hatırlamadığım bir zaman dilimiydi. Ancak yaz olduğundan hiç şüphem yok. Çünkü sokakta top oynadığım arkadaşlarımın hemen hemen hepsinde şort vardı. Kişi sayısı az olunca genelde tek kale maç oynardık. O dönemde oynadığımız en heyecanlı oyunların başında gelir. O kadar çekişmeli geçerdiki kan ter içinde kalırdık. Sonrasında evlere dağılır annelerimizden kalayı yerdik. Bu kadar terlemeye, kendimizi yormaya ne gerek vardı? Oysa o maçların tadını en son Brezilya’da düzenlenen insanlığın yüz karası Dünya Kupası’ndan bile alamadım. Alamadım çünkü uğruna onlarca çocuğun öldüğü bir organizasyonu televizyondan izlemek bile yanlış geldi. Yani anlayacağınız Almanya’nın Brezilya’yı madara ettiği maçı bile izlemedim. Neyse aslında konu da bu değil. Hayatımıza girecek olan yeni bir oyundu. Arada Dünya Kupası’ndan da dem vurmuş olduk. Yine tek kale maçlardan birini yapıyoruz. mahallede ama heyecan doruktu. Golü atan kazanır. Direndik, edindik ama bu sefer golü yiyen biz olduk. Yenilginin verdiği yorgunluk ile kaldırıma kurulduk. Nefes nefeseyiz. Artışmalar tüm şiddetiyle devam ederken sokağın başında kuzenimi gördüm. Elinde kocaman bir poşet vardı. Heyecanı yüzünden okunuyordu. Elindekinin ne olduğunu çok merak ediyordum. Çünkü heyecanın sebebi elindeki paketti ve yüzünden çok belli oluyordu. Kapı komşumuz olduğu için peşine takılıp evlerine girdim. Bir de ne göreyim elektronik bir alet… Paketinden titizlikle çıkarıp televizyona takarken neler olacağını çok merak ediyordum. Uzun uğraşlar sonucu atari açılmıştı. Uzun uğraşlar diyorum çünkü o dönem öyle televizyonda sıkat girişi yoktu. Anten girişinden bağlanılıyor sonrasında manuel kanal arama ile doğru frekans bulunuyordu. Buda ortalama 5-10 dakika alıyordu. İlk deneme olduğudan biraz daha uzun sürmüştü. Oturmuş sessiz izliyorduk. Atari salonunda gördüğümüz oyunları eve taşıyan bu aletin açılmasını dört gözle bekliyorduk. İlk oyun Street Fighter’dı zaten öyle çok fazla oyunda yoktu. Oyunlarda kasetle satılıyordu. Öyle CD, hardisk falan da yoktu. Neyse Rio ile Ken vardı. İki kuzenim atari salonundan tecrübelerine dayanaraktan bu iki kahraman seçmiş o dönemin tabiri ile kapışıyorlardı. Biz de adeta sinemada film seyredercesine izliyorduk. Arada da söylenen kelimelerden bir kaç birşey kapmaya bakıyorduk. Misal “ar yu ket” benim ilk öğrendiğim kelimemdi. Ayrıca daha sonra bu kelime benim çok işime yarayacaktı. Yengemin tamam televizyon çok ısındı diyerek televizyonun fişini çekmesiyle hayatımıza giren bu oyun makinesi o gün için bitmişti. Dışarı çıkıp mahalledeki arkadaşlarıma mevzuyu anlatırken Hasan diye bir arkadaşımın benle dalga geçmesiyle tüm forsum yerle bir olmuştu. Kendisiyle tartışıp kavga etmeye başladık. Bizim mahallede kavgalar hemen karışılmazdı. Biri diğerini yere düşürene kadar diğerleri izler ondan sonra ayırırdı. “Ar yu ket” tam da burada işime yaradı. Hasan da benim Kürt’tü doğru düzgün Türkçe bile bilmezdi. Ona vurmaya başladığım da “Ar yu ket” diye bağırıyordum. Bu bir yandan dibe batan forsumu da geri getiriyordu. Öte yandan atariye de ayrı bir değer katıyordu. Hasanla kavgamız bittikten sonra bu sefer de benle “Ar yu ket” ne lan? diye dalga geçmişti. Allah’tan çocuktu ve hemen barışmayı biliyorduk. Bir de mahallede bizden başka Kürt yoktu. Bir yerden sonra ister istemez birbirimize ihtiyaç duyuyorduk. Çünkü ikimiz de doğru düzgün Türkçe bilmiyorduk. Neyse “Ar yu ket” ile de böyle bir anım olmuştu. İçimde kalmasın anlatayım istedim. Buradan Hasan’a sonsuz saygılar. Kavga etmiş olsak da o benim en iyi arkadaşlarımdan bir tanesiydi. Mahalleden taşındıktan sonra bir daha hiç kendisini görmedim. Soyadını falan da bilmediğim için bir daha hiç ulaşamdım.

Serbest Çelebi