Yine aylar olmuş bişeyler yazmayalı. Sanırım içimden yazmak gelmediği gibi yazmaktan da korkuyorum galiba. Malum öyle her istediğimizi “serbestçe” yazamayacağımız, söyleyemeyeceğimiz topraklarda yaşıyoruz. Bunu kabullenmek biraz güç olsa da gerçek bu.. Ne istediğimizi söyleyebiliyoruz, ne de istediğimiz gibi yaşıyoruz.. Hırsıza hırsız, katile katil bile diyemiyoruz. Hayat iyice bilim kurgu filmlerine benzedi. Hani şu kötüler tarafından yönetilen dünya.. Doğruyu söyleyenlerin zindan edildiği, öldürüldüğü, her türlü kötülüğün yapıldığı filmler gibi. Tüm güç, tüm kaynaklar onlarda üstelik bunu da hak ederek almadılar.. Bunu bile söylemiyoruz. Yok seçimmiş, yok tercihmiş bunların hepsinin içinde dalavere var. Bir tane hakkıyla yapılan iş kalmadı. Bununla da kalınmadı aklınıza gelebilecek tüm kavramların içi boşaltıldı. Bakınız demokrasi, bakınız özgürlük, bakınız anarşizm… En basiti Anarşi deyince hemen hemen herkesin aklına yakmak, yıkmak geliyor. Hoş anarşi sözcüğünün tarihsel bir iç boşaltılmışlığı var.  Bunu bilerek ve isteyerek yaptılar çünkü iktidar tanımayan bir kavram. Ne olursa olsun boyun eğmeyen olgu. Bu yüzden en kötüsü, en kakası olarak bunu seçtiler.  Ancak diğer kavramlarında bundan farkı kalmadı. Özgürlük mü? Yandaş olduğun kadar özgürsün! Demokrasi mi sadece onların işine geldikçe demokrasi! Ekonomi mi? Sadece boyun eğersen! Yaşam hakkımı? Sadece onlar için yaşarsan hakkın var. Yoksa ölmüşsün, kalmışsın çok da önemli değil. Hatta ölmemişsen problem.. Bilim kurgu filmlerinde bile boyun eğmeyenlerin bir kurtarılmış bir alanı illa oluyor ama bizim o da yok. Sanırım öyle şeyler sadece filmlerde oluyor. Yok demişken öyle hepten yok değil. Düşlerimizde bir alan var. O da sadece düşlerimizde. Ötesine taşıyamıyoruz çünkü hemen kafamıza vuruyorlar. Bağzınlarının da hakkını yemeyelim sınırların ötesinde öyle bir dünya var ancak onlar da ya bizi bölmek istiyor ya da bizi kıskanıyor 😛 Düşünebiliyor musunuz sırf bizi kıskandıkları için özgür yaşıyorlar. Hatta bizi kıskandıkları yaşam koşulları bizimkinin 10 katı güzellikte olan ülkeler var. Bizim niye koşullarımız onların ki kadar iyi değil diye sorgulamaktansa bizi kıskanıyorlar deyip bok atmak ata sporumuz haline geldiği için, çok da irdelemiyoruz. Hoş irdelesek ne olacak ki? Burada serbestçe konuşamamaktan bahsediyoruz. Önce bunu çözmemiz lazım. Konuşamadıktan sonra bir çözüm bulabileceğimize inanmıyorum. Şunun gibi düşünün açsınız ama yemek yemek yasak gibi=) Şimdi bunları söyleyince karamsar bir tablo çıktı ortaya ancak durum o kadar da kara değil. Bu yaşadıklarımızın hepsi tarih kitaplarında var. Bunları ilk yaşayan toplum biz değiliz. Bir tür evre gibi bişey bu da.. Tıpkı bugün Orta Doğu’nun yaşadığı mezhep savaşlarını, orta çağda Avrupa’nın yaşaması gibi bişey.. Yani onların orta çağda yaşadığını biz şimdi yaşıyoruz. Bir çağ kadar geriden geliyoruz. Onlar nasıl atlatıp bugünkü seviyeye ulaştıysa biz de ulaşacağız. Bunun kaçarı yok. Öyle ya da böyle bunları atlatıp medeniyetle tanışacağız. İlla bir kaçınılmaz son arıyorsanız bundan makulü yok. Çektiğimiz sancılar bunun sancıları. Umudu görmenin bir diğer yolu da zaman dilimini 100’er yıllık periyotlara bölüp öyle değerlendirmek. Böyle baktığınız zaman gelişimi görebilirsiniz. Yani 100 yıl öncesinden iyiyiz ama 16 yıl öncesinden de kötüyüz =) Yani 16 yıllık bir gerileme olsa da ortada 84 yıllık bir ilerleme var. Hoş 84 yıllık ilerleme de tartışma konusu. Onu da başka zaman değinirim. Kartacalı Hannibal’ın da dediği gibi “ya yeni bir yol bulacağız ya da yeni bir yol yapacağız!” 

(not: duble yolla alakası yok)